Pinobenidegotur

YURTDIŞINA YERLEŞİP, BEYAZ YAKALILIKTAN KURTULMA HAYALİ KURAN ANNEYE MEKTUP

· Bir yaşındaki bebeğinle expat eşliğine terfinin iç yüzü ·

April 23, 2017 2 Comments

Dışarıdan bakıldığında ‘tam zamanlı annelik’ ya da ‘expat eşliği’ oldukça havalı, hatta (oyun ablası da var ohh!) konforlu gibi görünüyor olsa da, çocuğunuz belli bir yaşa gelene kadar o havalı durum ancak sosyal medyadaki kendinizi canınızın istediği gibi gösterebildiğiniz sınırlı sayıdaki fotoğraf için geçerli olabiliyor. Oldum olası ‘to do’ listeleriyle yaşamayı sevdiğimden, evde sözüm ona boş oturup çocuk baktığım günlerde dahi kendime farklı farklı listeler tutuyorum...Artık yazarken kendimde mi değildim neydi bilemiyorum ama son listem ‘banyo’ diye başlıyor. Banyo!

Tam zamanlı anneliğimin sona ermesine 10.5 ay kaldı.

13 yıl boyunca durmadan çalıştıktan sonra, son 1.5 aydır üstlendiğim ve hiç alışık olmadığım yeni görevi az sabırla bir süre daha icra edebilirsem, expat eşi gibi daha boş gezenin boş kalfası ve bu sefer cidden ‘canın ne istiyorsa onu yapmaya’ daha meğilli titremi edineceğim.

Mesleğiniz? Expat eşliği.

Kariyeri peşinden uzak diyarlara giden koca insanına kariyerini bırakarak eşlik etme hali. Eve dönme, ev işlerine yönelme vakti. Erken emeklilik. Haliyle arada devrelerinin yanması ve isyan tripleri.

Bugün ise günlerden söylenme günü: yetti ama ertesi.

İzninizle ‘çocuğumun mizacı’ parantezinde hafif hönkürmek istiyorum.

Her çocuğun kendine has mizacı parantezinde de size daha iyimser bir ‘işe alışma dönemi’ diliyorum:)

Başlamadan belirtmek isterim ki; hayatında birebir bu deneyimi hiç yaşamamış kimselerin çocuk bakımı hakkında değme uzmanlardan daha ‘cool’ atıp tutmasına, kendi çevrelerinden örnek vermesine ya da bir gün canınıza tak edip de söylenme vitesinizi altıya alıp gazı köklediğinizde ‘abartma’ denmesine deli oluyorum.

Dileyene uçak biletini gönderiyorum, gelsin, cool cool azı dişlerini çıkaran büyüme atağındaki oğluma tek başına bir iki hafta baksın. Diğer tüm sorumluluklarını da aksatmasın ve tabii ki asla söylenmesin.

Evet, nokta.

Bir kere anne olarak ben de insanım, hatırlatırım.

Uykusuz bir gecenin sonunda karşımdakinden hep ‘ah yavrum benim’ lafını duyduğumda o yavrumun içinde sadece Atlas’ın yer alıyor olmasından, benim de yıpranmış olma ihtimalimin göz ardı ediliyor olmasından arada bayıyorum.

Böyle durumlar için neyseki iki adet kuzenden oluşan bir imdat butonum, bir de yeni kankam var: babam! Atlas’ı dünyalar kadar sevseler de böyle durumlarda sağolsunlar önce ‘peki sen nasılsın’ ya da ‘evladım’ diyebiliyor ve bu sayede her gün benimle dakikalarca sohbet edebiliyorlar. Mesela babamın söze ‘iyi misin kızım’ diye başlaması yetiyor! 35’ine aylar kala babana nazlanabilmek acaba psikoloji bilimi açısından bir araştırma konusu mudur? Vaka incelemesi olarak ele alınacak kadar mı büyüyemedim, merak ediyorum.

Bakınız babam ve 11.5 aylık Attiko… Bu çocuğun amcası ve dayısı da böyleymiş…1 saniye durmayan türden:)

Oysa durum çok basit, herkes gibi benim de arada yardıma ihtiyacım oluyor ve son bir buçuk aydır bu ihtiyaç geldiği gibi üzerimde kalıyor.

Yok. Burada insanımız yok. Ne bir ne beş ne de on beşinci dereceden kimseyi tanımıyoruz.

Böyle deyince de ortaya sanki burada herkes çok yetişkin, çok birey de bir ben değilmişim gibi bir sonuç çıkıyor ama buradakilere sorunca kazın ayağı da hiç öyle değil, yani ‘yaşayan bilir’ beklentilerimde epey sağlıklıyım, çeşitli expat eşlerinden tasdikliyim.

Çocuk bakarken öyle anlar geliyor ki, anne insanı o an birini boğsa yaptığının cezai ehliyeti olmamalı diye düşünüyorum…Böyle anlarda karşınızdaki 13 aylık bir ‘evlat’ ve id’den ibaret bir bünye iken, ancak dişlerinizi sonrasında çok zonklayacak kadar sıkıp sabır dileyebiliyorsunuz. Böyle anlarda bir yerlerimde bin hücrenin öldüğünden ise eminim.

Dışarıdan bakıldığında ‘tam zamanlı annelik’ ya da ‘expat eşliği’ oldukça havalı, hatta (oyun ablası da var ohh!) konforlu gibi görünüyor olsa da, çocuğunuz belli bir yaşa gelene kadar o havalı durum ancak sosyal medyadaki kendinizi canınızın istediği gibi gösterebildiğiniz sınırlı sayıdaki fotoğraf için geçerli olabiliyor.

yöööğ, beni memeden ibaret sanmıyor…

Oldum olası ‘to do’ listeleriyle yaşamayı sevdiğimden, evde sözüm ona boş oturup çocuk baktığım günlerde dahi kendime farklı farklı listeler tutuyorum. Atlas’ın oyun ablalarının haftalık programının listesi, o hafta ziyaret edilecek kreş ve okulların listesi, hiçbir zaman sonu gelmeyen marketten alınacaklar listesi, temizlikte unutulmayacaklar listesi, bir de o gün yapılacaklar listesi.

Bu kadar çok listeyle yaşamamda kırtasiye delisi olmamın ve yaşadığım şehirde çok güzel kırtasiyeler bulunmasının da katkısı büyük elbette ama neyse, başka bir şeyden bahsedeceğim.

Geçenlerde yazacağım bir yazı için eski notlarıma döneyim diye elime İstanbul’daki, taşınmadan önce son kullandığım defteri aldığımda Montreal’e geldiğimizden beri ‘to do’ listelerimin içerik anlamında hayli garipleştiğini, değiştiğini, hatta içler acısı hale geldiğini farkettim. Çalışırken hazırladığım to do listelerine hiç girmiyorum, özleyeceksin deseler ‘hadi lan’ diyeceğim deadline’ı yarına new business toplantılarını bile özledim. Aslında beynimi kullanmayı özledim. Konuyu dağıtmayayım, to do listeleri diyordum…Artık yazarken kendimde mi değildim neydi bilemiyorum ama son listem ‘banyo’ diye başlıyor. Banyo. Atlas doğmadan önce çok sevdiğim bir arkadaşımın anne olunca anlayacağımı ekleyerek ne kıymetli bir şey olduğundan bahsettiğinde anlam veremediğim, Atlas doğduktan sonra ne demek istediğini anladığım, şimdiyse listelerimin baş sırasına oturan banyo.

Atlas’ın bu ara favori oyuncağı benim el kremlerim ve ojelerim mesela. Neden derseniz? Oyuncak sanacağı kadar güzel, renkli, adeta 100 parçalık mini bir puzzleın parçaları kadar kalabalık ve fonksiyonsuzlar. Bir torbanın içinde kullanılmayı bekleyerek geçen bir buçuk ayın sonunda bir bebeğin elinde oyuncak olduklarından fonksiyonsuzlar. Havalı expat eşi statümle birlikte hayatıma bir buçuk aydır giren ve geceleri bulaşık eldivenlerinin içine zeytinyağı döküp yatmama rağmen hayatımdan bir türlü çıkaramadığım çatlaklarım ise artık can acıtıyorlar. Geçmiyor, denedim, melhemle de geçmedi.

Banyo konusuyla bir alakam yok, şahsen her gün yıkanıyorum, tamamen tercih meselesi…

 

Boş boş oturup evde çocuk baktığım günlerin bazılarına gece iki saatte bir kalkıp emzirdiğim bebeğimin sabah 6:30da enerji topu gibi adeeee diye yatağından bana seslenmesi ile uyanıyoruz. Tam 10 ay oldu, deliksiz bir gece uykusunu hiç göremezken, aralıksız dört saati sadece uyku eğitimi verdiğimiz dört-beş günde gördüm. Kronik uykusuzluğun da cezai ehliyeti geçersiz kılması gerektiğini savunuyorum. Deneyin, anlayacaksınız. Bu uykusuzluk haline bazı sabahlar hazırlanan kahvaltıların yenmemesi ekleniyor.  Bunu günün devamında hazırlanan yemekler takip ediyor. Sırf yesin diye boş iki dakikanızı dahi mutfakta geçirip bir şeyler hazırladığınızda ve yemediğinde ayaklarınızı uzatıp dinlenmediğinize mi yoksa aç kaldığına mı yanacağınızı şaşırıyorsunuz. Malesef anne insanları baba insanları kadar ‘bırak bir gün de yemesin ne olacak’ kafasında varlıklar olamadığımızdan; o yenmeyen her kahvaltı, her yemek vicdan azabı olarak kalbimize yapışıyor. Bir de o yemekler hazırlanırken ‘mutfağa beni de al, içeriyi dağıtayım, bir taraflarıma bıçak saplayayım, tabakları kırayım’ diye kapıda ağlamaktan kendinden geçen bir bebeğiniz olduğunda; acaba hazırlamasam, ne de olsa yemiyor bari ağlamasın diye çelişkiye düşünmeden de edemiyorsunuz. Oysa bakıcı teyzesi buraya geleceğimizi öğrenince demişti ki; ‘çocuğu mama sandalyesine oturtacaksın, mutfağa yanına alacaksın, şarkı türkü söyleyeceksin, önüne bir şeyler vereceksin, alışır merak etme, sen de yemeğini yapar, bulaşığını yıkarsın’. Hı hı! Alıştık işte! Ben dişlerimi sıkmaya ve ağlama sesini duymamaya alıştım, Atlas da parmaklıkları kırmaya alıştı.

Geçenlerde bir seyahate çıktık malumunuz, ailenin üç erkeği olarak. Kendimi bu kadar bıyıklı gördüğüm başka bir zaman hatırlamıyorum. Ya işte expat eşliğinin bebekli versiyonunun harikalıkları.

Hayatta en nefret ettiğim şey yemek kokusuyken, artık bazı günler parfüm marfüm hak getirdiğinden pırasaydı, kerevizdi ne bulursam bol bol bulanıp sokakta kokarca gibi, yağlı saçlarımın esansını nereden aldığını belli ede ede dolaşıyorum.

Geçenlerde böyle bir güne uyandım. Duş alınamamış, evde henüz yemek yok, Atlas durmadan ağlıyor, altını açmak amuda kalkmaktan beter olmuş, özelikle kaka yaptığı zamanlarda poposunu avuçlama derdinde, o avuç hemen sonrasında kaşınan dişler için ağıza sokuuyor, olmadı ayağa kalkıp koşmak istiyor, pipi meydanda, tam altını bağlayacakken üstüne çiş yapmış, artık soyunmaktan da giyinmekten de hoşlanmadığı günler, soysam bir türlü soymasam bir türlü, oyun ablası ‘kabakulak oldum galiba, hastanedeyim’ diye mesaj atmış, Atlas sabahtan beri dört kez hapşırmış, kahvaltısını etmemiş, ellerimdeki çatlaklar kanamış, tırnaklar kırık, bıyıklar fora, saçlarım margarinli kıvamda, uykusuzluk gırla, abla gelmediği için ya maaile aç kalacağız ya Atlas uyuyunca ben hem banyo, hem yemek yapıp hem de iki dakika kestireceğim ki günün devamını getirebileyim, Sercan toplantım var geç geleceğim diye mesaj atmış, Atlas durmadan ağlıyormuş, imdat demişim duyan olmamış, imdaaaat demişim Atlas daha büyük bir ağlama koparmış ama ikimizi de duyan olmamış. Tam o esnada sosyal medyada takip ettiğim bir hesapta gördüğüm ’senin ebeveynlik tarzından dolayı bu çocuk böyle huzursuz, çocuğa huzur ver, huzur bul’ yazıları beynimden geçip, vicdanıma bir darbe daha indirmişler. O yazıları yazan hesabın sahibini hayalimde bir güzel tokatlamışım.

yööğ valla ben hep, ayakta bile uyuyorum

 

yağğni belki bazen, bazı geceler, sanki…

Yine geçenlerde çok sevdiğim birine taşınma döneminde annemle babamın bize yardıma geleceklerini söylediğimde bana ’35 yaşında dünyanın öbür ucuna taşınırken annene babana mı güvendin’ dedi. Sahi hiçkimseye güvenerek buraya gelmemiştim ama iş asıl buraya geldiğimizde rengini belli edince, evet, güvendiğin birilerini etrafında görme ihtiyacı netleşti. Garip olanı bu sadece bizim memlekete özgü bir ihtiyaç ve ihtiyaca karşılık verme hali gibi. Buradaki İspanyol arkadaşlarımızdan birinin eşi, ne kucağında iki yaşında oğlu ve karnında üç aylık bebeğiyle Cezayir’e taşındıklarında ne de bebek dünyaya geldiğinde annesinin yardıma gelmediğinden bahsetti. Hatta Kanada’lı bir arkadaşımız bir yıl arayla iki çocuğunu da eşinin expat olarak bulunduğu dünyanın öbür ucundaki ülkede doğurduğunda, yine ne annesi ne de ailesinden birinin yanında olmadığını söyledi. Bunları duydukça kendimde bir gariplik aramıyor değilim ama bir İspanyol, bir Kanada’lı ve bir Türk, üçümüzünde ortak fikri: hayatta güvenebileceğin bir annen baban varsa, böyle zamanlarda yanında olmaları gerektiği. Bir de buraya geldiğimizden beri daha tek başıma hiçbir şey yapmadığımı ve uzun bir süre daha yapamayacağmı düşündüğünüzde, en basitinden bir market alışverişini bile Atlas pusetinde sıkılıp ağlamadan, huzurla, koşturmadan, neyi nasıl taşıyacağımı şaşırmadan yapabilme ihtimali bana oldukça iyi geldi. Kurs bile araştırdım vallahi. Sabah 10 akşam 7. O derece bir ‘imdat’ hali. Kendini bebek bakımından başka bir şeye adama isteği.

Son olarak, bu satırları okuduğunu bildiğim ve çok sevdiğim sevgili potansiyel tam zamanlı anne ya da çocuk bakan expat eşi, sanma ki işi gücü bırakıp beyaz yakalılıktan kurtulduğunda çalışmayı özlemeyeceksin. Böyle öğlenleri bebeğini pusetine oturtmuş, uyku yürüyüşleri yaparken denk geldiğin beyaz yakalılara bakıp bakıp iç geçirecek kadar çalışmayı, beynini kullanmayı ve eski günlerini özleyeceksin. Benden demesi. Hele bir de taşındığın yerde Fransızca bilmediğin için garsonluk dahi yapamayacak durumda kaldığında ve ‘en iyisi Türk bir şirket bul’ denecek kadar ümitsiz vaka yerine konulduğunda, çalıştığın günleri düşünüp daha derin bir iç geçireceksin. Arka planda sabahtan beri durmayan ağlama sesi ve uykusuzluğun olacak. O an İstanbul’da olsan neler yapıyor olabileceğini düşünecek ve gelmekle iyi mi ettik, gelmeseydik şimdi İstanbul’da mutsuz olmak için bir milyon farklı sebep olacaktı, daha bugün emniyete bombalı saldırı düzenlemişler, çocuğunun doğduğu yılda gün başına düşen ölü sayısını ne çabuk unuttun diye teselli bulmayı deneyeceksin.

Ve kreşe 10.5 ay kaldı diye takvime bir çizik daha atıp, kreşle birlikte tüm bunların hafifleyeceğini düşünüp, vitesi sabıra alıp, dümdüz süreceksin.

Kafan karışacak, uykusuz kalma belasına oturup şu yazıyı yazacaksın, artık sabaha hayrolacak!

İlk fırsatta biz neden taşındık ve taşınacaklara notlar yazılarını yazacağına da söz vereceksin ki, artık yazasın:)

Montreal’e taşınmadan İstanbul’da kendime hoşluk olsun diye izlediğim filmlerin birinde…

Aslında daha yazılacak bin tane daha şey var ama uzatmayayım…

Özetle…

Ailenin kıymetini bil, dostlarının, arkadaşlarının, bir telefonunla yardımına koşan tanıdıklarının,

Memleketinin kıymetini bil, sana sen hiç farkında değilken cömertçe sunduklarının, muhatap olduğun zorluklara rağmen dibine kadar bir yere ait olmanın, ait olmanın!

Bakıcının kıymetini bil, temizliğe yardıma gelen ablanın, apartmanındaki çöpüne kadar kapından alanın,

İşinin kıymetini bil, çalışabiliyor ve üretebiliyor olmanın, aldığın eğitimin, verdiğin onca emeğin karşılık bulmasının,

Eşinin kıymetini bil, sen bunca zorluk çekecekken bir yandan hem kendinin hem senin hem evladının yükünü taşıyacak olanın,

Kendine zaman ayır, sevdiklerine, özleyeceklerine sıkı sıkı sarıl,

Az sabır…

Ben yapmakta zorlandım ama belki senin doğanda vardır…Kendine zaman tanı, geçeceğini bil ve su yolunu bulacaktır,

Aklından hiç çıkarma: Her şeyin başı sağlık!

İyi pazarlar!

Pınar

Pınarthepino

Expat wife, ex media strategist, recently a full time mom, chief travel-dreams officer, aspiring cyclist, rookie blogger, habitual writer, new Montrealer...

2 Comments

  1. Esin

    April 23, 2017

    Yaşananlar ancak bu kadar benzeyebilirdi. Torontoya geleli 1 yılı yeni dolan, 7 senelik güzel bir beyaz yaka deneyimini geride bırakıp koca kariyeri için annelik mesleğine soyunan gıda mühendisiyim. Heralde bir araya gelebilseydik günlerce konuşabilirdik bu konuda:) üstüne ekleyebileceğim bir çok daha mesele var ama en babalarını da gayet güzel yazmışsınız:)

    • Pınarthepino

      April 28, 2017

      Keşke bir araya gelip konuşabilseydik, burada konuşabilmek çok kıymetli:) Sanırım bizi en iyi benzer deneyimler yaşayanlar anlayabilir, hoş bu deneyimin illaha ki yurtdışında olmasına gerek yok, bebeğine kendi bakan her annenin yaşadıkları üç aşağı beş yukarı sanki aynı. Önümüzdeki dönemde diğer baba meselelerin ne kadarına denk gelirim bilmiyorum ama konuşmak isterseniz dinlerim:) Biz mesela, iki hafta sonra taşınıyoruz, yeniden, kalıcı eve…benim yeni challenge’im bunu sakin yönetebilmek, düzlükten önce son yokuş, umarım Atlas’la çok huzurlu geçsin! Montreal’de Fransızca’dan dolayı iş bulmak imkansız gibi, Toronto’da daha parlak diyorlardı, değil mi sahi?

Comments are closed.

RELATED POSTS